Ayaz Efendi

Ayaz ile en evvel Paris’te tanıştım: Mektep arkadaşı Sadri’de [Maksudi][1] onun portresi ve Kelepuşçu Kız’ı[2] vardı. Tatar edebiyatından en çok tesir ile okuduğum kitap Kelepuşçu Kız oldu: Memleketten uzak idim, o zaman zihnimi Kazan’ın karlı, sessiz, cansız günleri… Kısa boylu Tatarların keçe çizmeleriyle yavaşça Poleton sokağında dikkatli yürümeleri… Cami minarelerinden uzaklara gidemeyen, iri iri yağan kar taneleri arasında kaybolan ezan sesleri… Hülasa, Tatarlar Kazan’ı dolduruyordu. Kelepuşçu Kız’ı okurken şu Kazan’da ömür sürdüm hem milletime çıkan en tehlikeli, en bir çobanın sızlamasını kendi ruhumda hissederek ömür sürdüm… Hikâyenin ikinci baskısında ilave edilen mektubu okurken sabredemedim, Karnilaten misafirhanelerinden birinin ücra, karanlık, fakir bir odasında, yapayalnız, zavallı Tatar kızının sükutu, felaketi, atasının tesiri, şefkati için uzun uzun ağladım. O zamandan itibaren fikrime tamamen yerleşmişti: Milletteşlerim arasında iki gerçek edebiyatçı yetişiyor, birisi hassas, ateşli, milletperver, idealist ve romantik Ayaz, ikincisi asabi, dışlayıcı, milletini çimitip[3] (tenkit ederek terbiye edeceğine inanan), rasyonalist ve realist* Fatih [Emirhan][4]

Ayaz’ın resmi fikrimi kuvvetlendirdi, mektepten mezun olduktan sonra çektirilen bu tasvirde hayale, göğe doğru bakmakta olan ateşli, ruhlu, müteessir iki güzel kara göz, gülmeye de ağlamaya da hazır titrek dudaklar, gayretliliğini, çalışkanlığını, hatta az da inatçılığını göstermekte olan, muntazam, darca anlı… Kelepuşçu Kız şairane, şairane dedim çünkü edebiyatın o kadar his ve tesir ile yazılıp, okuyucularına da o his ve tesiri vermekte olan nevine muntazam olsun olmasın şiir denilmekte  uzaktan tanışlık ile bir nevi muhabbet ve hürmet hasıl etmiştim.

Sadri ile tanışıklığımız artınca Ayaz’ın hususi mektuplarını da görmeye başladım: Bu mektuplar his, fikir gaye-i hayali (ideal) ile dolup taşıyordu, Ayaz kendini unutup, kendi halkını, milletini, saadete, rahatlığa ulaştırmak için, göklere kadar çıkmak istiyordu. Lakin ah, insaniyet bu aşağı, balçık, kara yere toprağa bağlı, onu bir ağırlık daima aşağı çekiyor, balçıktan mahluk âdem uçamıyor… Ruhanî, semavî olan zekâ ise sahibini bilakis yukarı çekiyor. İşte tab’an âlim yaratılan dahilerin, bilhassa şair ve sanatçıların bahtsızlığı, bu iki makus kuvvet tesirinde eziliyorlar!… Ayaz da yükselmek istedikçe kanadı kırık, müteessir, kaygılı hatta ümitsiz yere düşüyor, acılar içinde inliyordu: Bütün mektupları hayal ile hakikati arasındaki ebedî savaşın şair üstündeki etkisinden ibaretti…

*

 Ayaz’la şahsen tanışmak üçüncü yıl Kazan’da Pasaj Oteli’nde müyesser oldu. İlk konuşmadan, kitap, mektup ve portresinden hasıl ettiğim fikrin doğruluğuna kani oldum: Ayaz’ı, saf, temiz, saadet-i beşer için – o zaman beşer Ayaz için bilhassa Tatarlar idi- kendini daim fedaya hazır, fevkalade iyi huylu bir idealist, bir şair buldum.

Ayaz ben bildiğimden beri okumada, öğrenmede, bâ-husûs hemcinsine vesâit-i saâdet izlemede devam ediyor, her tarafa baş veriyordu. Bir zamanlar ona milletindeki ideal ve ahlak-ı saadet için yetecek görünse de araması, düşünmesi arttıkça onun yetmezliğine kâil oldu. Rus ideasına, hükemasına battı, bir zamanlar Tolstoy âmî saf ve incili hayal-i ahlakiyesiyle Ayaz’ı teshir eylese de bu mezhebin tatbikatındaki imkânsızlık, mistisizme çok fazla yönelmesi onlardan da çabuk soğuttu.

Son günlerde, Rusya gençleri arasına hayli kolaylıkla dağılan yeni bir gaye-i ahlakı, kuvvetli mantıkî, bütün insaniyete seyyanen saadet vaad etmesi, zalimlere karşı sert muamelesi, Ayaz’ın daima adalet ve saadet arkasında yürümekten ağrımayan hassas ruhunu çabuk eline aldı. O artık sadece insaniyetin bir bölümüne, sadece kendi ile aynı kandan, aynı dinden olan bölümüne değil, bütün mazlum, makhûr, sefil, sergerdan, aç, çıplak ekseriyetine hizmet edecek oldu.

Şimdi onun nazarında bahtsız insanlar zalim ve mazlum, müsrif ve aç unvanları ile ikiye bölünmektedir sadece, başka taksimat, bu büyük feci müessir bölünme yanında ehemmiyetsiz kalmıştı.

*

İnsanlara evvela nihayetsiz muhabbetini, çabasını, fedakarlığını takdir etmekle birlikte, bu noktada, bu fikirde artık Ayaz’dan ayrılıyordum. Belki ruhumun o kadar âli olmamasından, belki veraset tesiriyle, belki ilmimdeki farklılıktan, her ne ise, muharrir-i aciz her ferdin bugün de mensup olduğu milletine hizmet etmesi her şeyden akdem olduğu zehâbından geçemedim. Ayaz daha da uzaklara, belki de daha da yükseklere gitti…

Bu ihtilaf-ı fikir en şiddetli olarak, Rusya Müslümanları İttifakı’nın üçüncü toplantısında ve ondan sonraki gazete münakadatında göründü. Ayaz’a evvelden beri mevcut ciddi hürmet ve muhabbetimi, hatta ulviyyet hissine karşı olan tahayyürümü yenip, itikadımca faydalı milli nokta-i nazarı müdafaaya mecbur oldum. O da onlar da yine fikir, ideal uğrunda gayet şiddetle –belki biraz da fazla şiddetle- milletperverlere taarruz ettiler. Lakin iki taraflı beraberdik ki bütün bu parti, siyaset münazaalarında “şahsi” muayyen bir kişiden ziyade bir fikrin mücessemidir. Binaenaleyh bu münazaat-ı siyasiye, şahsi münasebete tesir etmeyecekti. Bütün o uzun makalelere, “Akçura malayı biçuralarga”, “yeşil tartuşunun” on üç türlü tefsirlerine rağmen Ayaz’a olan hürmet ve muhabbetim hiç azalmadı, o içinde, sadece ideal için tartışmakta olan en saf bir fedakâr idi. Tan Yıldızı’nın[5] söylediği gibi Ayaz “iki yıl boyunca hiçbir sıcak yer görmeden, iki yıl boyunca kendi ismi ile hitap edilmiş bir sesi duymadan, şehirden şehire, köyden köye dolaşıp, halkının dünyada rahat yaşaması, halkın yaptığı bütün işlerin kendisi için olması, çalışıyorum diyen kişiye iş verilmesi, çalışıp dünyada rahat yaşaması” için hizmet edip yürüdü. Tatarların gözlerini açtı, fikirlerini değiştirdi, çok sayıda edebi eserleri ile Tatarların yüzünü aydınlattı, Tatarları dünyadaki halklar arasına sokan meşhur, edip, muharrir Ayaza Efendi İshaki cenapları da ilk defa olarak halk kurbanı oldu. 

Doğru, Tan Yıldızı’nın hakkı var: Şiddet, tazyik, kıskançlık efkarını sadece kuvvetlendirir. Bütün tarih, tarih-i efkâr bunu ispat ediyor: Hristiyanlığın intişarına en çok şehitleri hizmet etti. Ayaz’ın tevkifi*, hükümetin maksadına hiç hizmet edecek değil, bilakis onun fikrinin daha da yayılmasına yardım edecektir. Lakin bilmem hangi bir meşhur hâkimin ettiği gibi, insanları idare edenler daima tecrübenin aksine hizmet eden mahluklardır. Bu cihetle Ayaz, tevkif ve hapsedilmesinden belki müteessir de değildir. Öyle olsa dostlarının, hürmetkarlarının, alelumum millettaşlarının vazifesi onun kötü günlerini ferahlandırmaktır…


 

[1]Sadri Maksudi Arsal (1880-1957), siyaset ve ilim adamı.

[2] Ayaz İshaki’nin 1900’de Kazan’da basılan hikayesi.

[3] Çimdiklemek

* Bu tabirlerim bazı kişilere tam olarak belki anlaşılmıyordur, lütfen lügatlere müracaat etsinler, hâlâ bu kelimelerin Türkçe ve Tatarcaları olmadığından tercümesinden vazgeçtim…

[4] Fatih Emirhan (1886-1926), Tatar edebiyatının önemli temsilcilerindendir.

[5] Kazan’da 18 Mayıs – 16 Kasım 1906 tarihleri arasında Ayaz İshaki, Fuat Tuktar ve Sait Ramiev tarafından haftada iki üç defa çıkan gündelik gazete

* Bu makale Ayaz Efendi’nin kurtulmasından evvel yazılmıştı, dizildikten sonra kurtulduğu haberini işitip şadlandık.

İsmail Türkoğlu.
Кaynak: Kardeş Kalemler dergisi, özel 199. sayısı.

Bir cevap yazın