AYAZ İSHAKİ MERHUM İÇİN

 

Mehmet Emin Resulzade

(Azerbaycan, Temmuz-Ağustos 1954, Nu. 4-5)

 

Türk illerinin hürriyet ve istiklâli uğruna hayatını vakfeden büyüklerden birini de kaybettik. Ayaz İshaki İdilli aramızdan ebediyyen ayrıldı.

Merhumun adı yarım asırdan beri İslâm Şarkı, Türk dünyası ve bilhassa Rusya mahkûmu milletlerin hayatını kavrayan içtimaî, siyasî ve millî hareketlerle ilgili tarihî şöhretler arasında bulunmaktadır.

23 Şubat 1878’de tarihî Kazan şehrinin civarında, Yavşirme köyünde, ruhanî bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ayaz Bey, Çistay ve Kazan medreselerinde İslâmî tahsil görmüş, sonra da “Uçitelskaya Şkola” denilen Rusça öğretmenlik kursuna devam etmiştir. Bu kursu bitirince, merhum, doğduğu köyün imamlığına tâyin olunmuştur.

İmam, Kazan Türklüğünün o zamanki şartları dahilinde, halkın sadece dinî ihtiyaçlarını tatmin eden bir hoca değil, aynı zamanda millî kültür ve içtimaî halk işlerini de gören bir cemaat hâdimi, bir halk öğretmeniydi. Ayaz Bey merhum, bu vazifeyi kendinde beliren edebî istidat ve muharrirlik sayesinde bilhassa başariyle ifa etmiştir.

Sayısı 50’yi bulan edebî eserlerinden ilkini teşkil eden “Taallümde Saadet” adındaki çok karakteristik eserini, merhum, 18 yaşında yazmıştır. Birkaç yıl sonra, Kazan Türklüğünün hayatında edebî mühim bir hâdise teşkil eden “İnkıraz” eserini neşretmiştir. “İnkıraz”, Türk-Tatarların, bulundukları seviyede kalır, terakki ve teceddüt hareketine katılmazlarsa, münkariz olacaklarını acı bir lisanla ifade ediyordu. Daha sonra 3 ciltlik “Molla Babay” romanı; “Kıyamet”i ve “Aldım Birdim” (evlenme hayatından) gibi piyesleri meydana gelmiştir; 1917’de neşrolunup cebren tanassur konusuna hasrolunan mâruf “Züleyha” adlı dramı ise, Ayaz Bey’in adını bütün Türk dünyasında, bilhassa öz memleketi bulunan İdil-Ural sahasında dillere destan etmiştir.

Bu neviden edebî eserlerinde Kazan Türkleri’nin içtimaî ve millî en hassas meselelerini kendine has zarif bir hümor ve aynı zamanda ciddiyetle tahlil ve teşrih eden ve bunları kuvvetli

la canlandıran Ayaz Bey, bir edip ve mücahit olarak, Rusya hâkimiyeti altında bulunan bütün Türkler, bilhassa Kazan Türkleri arasında önemli bir mevki kazanmıştır.

Çarlık rejiminin sarsıldığı 1905 tarihi, Rusya İmparatorluğunun nüfuzuna tabi şark ülkelerinde ve o meyanda bilhassa İslâm Şarkı ile Rusya mahkûmu Türkler arasında umumî bir kurtuluş hareketine başlangıç oldu. Bu devrin heyecanlı yıllarında Ayaz Bey’I Çarlığa karşı harekete geçen ihtilâlci zümrelerle temas halinde buluyoruz. O, çarlığa kökünden vuran aşırı zümrelerle hemâhenktir. O sıralarda tesis ettiği “Tan” gazetesiyle O, mensup olduğu milleti “Züleyha” dramında tasvir olunduğu gibi, çeşitli mezalim ve manevî işkenceye maruz kılan ve müslümanları zorla hıristiyanlaştıran ve gene binbir türlü yollarla “Türk-Tatarları” ruslaştıran çarlığa karşı ateş püskürüyordu. Bu yüzden takibata uğruyor, sürülüyor ve hapislere atılıyordu. Hapsedilmek, sürülmek, hapisten ve sürgünden kaçmak, uzun yıllar konspirasyon şartları dahilinde yaşayarak, mücadele etmek, Ayaz Bey için artık bir itiyat haline gelmişti. Son defa O, Petersburg’ta yakalanmış ve 3 yıl müddetle Arkanjelsk denilen, kuzeyin en uzak bir köşesinde sürgün hayatı yaşamıştı.

Siyasî stajını, kendi tâbiriyle “en iyi mektep olan” hapishanelerde yapan Ayaz Bey kendi kendini bu “mekteplerde” yetiştirmiştir. Oralarda boyuna kitap okuyan ve hayatın bütün facialarını bizzat tadarak tetkik eden O, ateşin bir ihtilâlci, edip ve mücahit olarak olgunlaşmıştır.

1913’te Romanofların 300 yıllığı jübilesi, O’na hürriyetini iade etmişse de, bu hürriyet yalnız bir şarta bağlanmıştır: Öz şehri Kazan’da oturmamak!… Bunun için mücahit edip, Kazan’a yalnız kaçak suretiyle gider ve sokağa ancak geceleri çıkardı; 1917’de, Çarlığın devrilmesi üzerine, öz şehrine tamamiyle serbest olarak gidince, Kazan, tarihî bir gününü yaşamış, bütün ahali sokaklara dökülmüş, kahraman edibi bağrına basmış ve onu eski Türk geleneğince tuz ve ekmekle karşılamıştır.

Rusya mahkümu Türk illerinin en heyecanlı ve feveranlı mücadele yılı olan 1917’nin arifesinde, Ayaz Bey, Moskova’da çıkardığı “İL” gazetesiyle en radikal fikirleri destekliyordu. 1917’nin Mayısında Moskova’da toplanan Bütün Rusya Müslümanlarının Kurultayı’nda O, bilhassa içtimaî umdelere önem veriyor; yobazlık eseri geri fikir ve geleneklere karşı vaziyet alıyordu.

 

Çarlığın çökmesiyle Türk illeri karşısında açılan hürriyet ve istiklâl ufku, biraz sonra Bolşevizmin işbaşına gelmesiyle, tekrar karardı. Bu defa, Çarizme rahmet okutturan Kızıl İmperyalizm, muhtar ve müstakil birer devlet esasını kurmuş ve kurmakta olan Türk illerini yeniden istilâ etti. O meyanda, Ayaz Bey’in de iştiraki ve gayretiyle vücuda gelen İdil-Ural muhtariyeti de ilga edildi. Diğer mesai arkadaşlariyle birlikte Ayaz Bey, Sibirya ve Uzak Şark üzerinden, bir devriâlem seyahati yaparak, Avrupa’ya geldi. Avrupa’da, “Promete” adiyle meşhur, Rusya mahkûmu milletlerin müştereken vücuda getirdikleri Millî Kurtuluş Cephesine iltihak etti. Aynı zamanda O, Türk illerinin her türlü istilâdan kurtulmaları uğrunda elele vererek çalışan ihtilâlci Türk hareketleriyle tam bir ahenk ve tesanüdü kendine has hararet ve gayretle savundu. Muhacerette tesis ettiği “Millî Yol”, “Yaña Millî Yol” ve “Millî Bayrak” dergi ve gazeteleriyle, yıllarca İdil-Ural istiklâl dâvasını terviç etti. Bundan başka O, muhacerette İdil-Ural hareketinin formüllerini veren bir broşür neşretti.

Hayatının en son günlerine kadar, Ayaz Bey, durmadan çalışıyor, temsil ettiği Türk ilinin bütün menfaatlerini âzami gayretle savunuyordu. Ayaz Bey, İdil-Ural denilen Kazan Türk-Tatarlarının dünyaca tanınmış bir lideriydi.

Çarlığa ve kızıl Bolşevizme karşı savaşan Türk illerine mensup mücahitler arasında cevvaliyet, faaliyet ve harekette eşsiz bulunan merhumun hayatını takip edenler onu kâh Paris’te, kâh İstanbul’da, kâh Berlin’de, kâh Varşova’da, kâh Tokyo’da, kâh Londra’da, kâh Mançurya’da, Pekin’de, kâh Roma’da, Vatikan’da, kâh Kudüs’te İslâm Kongresinde, sözün kısası daima hareket ve faaliyette görürlerdi. Onda yorulmaz bir enerji, sönmez bir iman vardı.

Ayaz Bey, iyimserliğin, ümit ve hareketin bir sembolüydü. O’nu, ilk defa 1911’de gördüydüm. O zaman, Çarlıktan kaçak olarak, İstanbul’da, takma ad altında yaşıyordu. Tatar Edebiyatı hakkında verdiği bir konferansını hatırlıyorum. Çağdaş Kazan edebiyatını karakterize eden bu konferansını O, “Hayat, hayat, hayat!” diye bitiriyordu. Sonra, 1919’da, Bakü’de, Anadolu cephesinde Rus isgal ordularının gadrına uğrayan Türkiyeli kardeşlerimizin fayda-

sına, Azerbaycanlı gazetecilerin teşebbüsüyle yayınlanan bir defalık “Kardeş Kömeği” dergisinde Ayaz Bey’in “Bekay-i Hayat Meselesi’ başlığıyle bir makalesi vardı. Aynı hayat endişesiyle sevgisi merhumun bu makalesinde de belirtilmiştir. Türkçülük hareketiyle yakından tanış olanlar, bir aralık “Türk Yurdu”nun da müdürlüğünü yapmış bulunan Ayaz Bey’in ne çapta bir insan olduğunu bilirler. O, daima Türk birliğinin, Türkçülük his ve cereyanının, Türk illeri mütekabiliyetinin bütün Türk ileri ge-lenlerinin düşünce ve çalışmaları üzerinde müessir olmasını özlerdi. O’nun “Üyge Taba” (Eve Doğru) başlığını taşıyan ve Türkçeye de çevrilen romanı karakteristik bir konu üzerine yazılmıştır; orada, Rus ordusunda subay olan bir Tatar kumandanının bütün kıtasiyle birlikte Türkiye tarafına geçmesinin macerası tasvir olunuyor.

Müptelâ olduğu çaresiz hastalık, vücudunu yıpratarak hayatını bir ramak haline getirmiş ve kendisinden sadece bir deri bir kemik bırakmış iken, ruhuna zerre kadar tesir yapamamıştı. Ebedi uykusuna daldığı 22 Temmuzdan birkaç gün evvel kendisiyle beraberdim. Gece saat 11’e kadar çeşitli mevzulara temas ettik. Türk illeri dâvasına, Türkiye meselelerine, milletlerarası problemlere ait günün bütün aktualiteleri onu ilgilendiriyor; boyuna en ufak teferruata ait sualler soruyordu. 28 Mayıs Azerbaycan istiklâl günü münasebetiyle Ankara’daki Azerbaycan Kültür Derneği’nin tertip ettiği toplantıya bitkin haliyle iştirâk etmiş ve burada herkesin takdir ve tahassüsünü celbeden bir hitâbede bulunmuştu.

77 yıllık maddî, manevî ızdıraplarla dolu olan ömrü, dayanıklı vücuduna verdiği rahnelere rağmen, hayat ve eserlerinin mümeyyiz vasfı olan neşe ve iyimserliğine katiyen tesir etmemişti. Gözlerini bir daha açmamak üzere kaparken, Merhum, çok sevdiği kerimesi Profesör Saadet Çağatay Hanım’a, “Yatağımda mıyım?” diye sormuş ve “Evet” cevabı üzerine tam bir sükûnet içinde ebedi uykusuna dalmıştır.

Türlü zamanlarda ve çetin şartlar altında kendisiyle teşrik-i mesai etmiş bir arkadaş sıfatiyle merhumun “ebedî yatağı” başında biri O’na, diğeri de bize söylenecek iki hitâbım vardır:

– Aziz arkadaş, büyük mücahit, ruhun şâdolsun! Yatağında rahat uyu, arkanda takdirkâr bir millet, bir gençlik bıraktın; bunlar senin izinden gidecek, İdil-Ural kurtuluşunu tahakkuk ettireceklerdir.

– Aziz ildaş ve yurttaşlar, bu mücadeleci ruhu şâdetmek üzere, O’nun yürüdüğü yoldan yürümeğe, Türkçülük ve millî istiklâl idealine sâdık kalmağa ve O’nun verdiği örnek azim ve iradeyle hürriyet ve istiklâl umdelerini gelecek nesillere aşılamağa gayret edelim…

Ayaz Bey’in ruhu ancak bu suretle şâd olur!…

Ankara, 23 Temmuz 1954

 

Bir cevap yazın